GELENEKLER

BİRİNCİ BÖLÜM - EVLENME

BİRİNCİ BÖLÜM
EVLENME

 
Kız Görme
 
İster öteden beri ailenin tasarlayıp kararlaştırdığı biri olsun, ister yaylada, kışlada görülüp beğenilen biri olsun, ister oğlanın, bir komşunun bulgurunda gördüğü bir kız olsun; ilk önce kadınlar aday kıza alıcı gözle bakmaya giderler. Nelere bakmazlar ki! Elini, ayağını, yürüyüşünü, duruşunu, oturuşunu, kalkışını, kekeme olup olmayışını anlamaya çalışırlar. Bir yolunu bulup özellikle nefesinin kokup kokmadığını gözlerler. Alıcı gözle bakıldıktan sonra, görücüler kendi aralarında bakışarak, yakında yine ziyaret edeceklerini bildirip ayrılırlar.
 
Söz Kesme
 
Dünürcü gidecek kişilere haber verilir. Ailenin büyükleri mutlaka “iş bitirme” de birlikte olurlar. Söz sohbet onlar tarafından açılır. Nasılsınız iyi misiniz faslından sonra aile büyüklerinden birisi:
 
“Gelene ne diye geldiniz diye sorulmaz; ama biz Allah’ın emri, Peygamberimizin kavli üzere kerimeniz falancayı, yeğenimiz, oğlumuz, falancanın mahdumu falana, münasip görülür ise talip olmaya geldik.” denir.
 
Kız evinin dili döneni, alır sözü, münasip şekilde konuşur, anlatır. Ağzından “Hoş geldiniz safalar getirdiniz.” ifadesi çıkmadan karşı tarafı taltif eder:
 
“Amma velâkin amcası falan yerde, ağabeyi biliyorsunuz asker, o daha evlenmedi, dayısı bilmem ne… Ona bakarsanız daha bu kızın büyüdüğüne bile inanmıyor.” der.
 
Dünürcü başı tekrar sözü alır:
 
“Efendim iyi bilirsiniz ki kız evlâdı hiçbir zaman oğlanı beklemez; bunu siz de takdir edersiniz. Kız evlâdının sırası kısmetidir. Siz bu gün bize müsaade edin, görüşeceklerinizle görüşün, danışacaklarınızla danışın, biz sizi daha çook rahatsız ederiz inşallah. Siz usanmazsanız biz usanmayız. Burada daha çok pabuç eskitiriz.” derler ve ayrılırlar.
 
Arada bir, ufak tefek, kadınlı erkekli elçiler gider gelir. İş olumsuz ise birbirini fazla yormazlar. Genel olarak, kimse çıkamayacağı dala tırmanmaz. Aile büyüklerinin müdahil olacağı bir kız isteme işinin daha önceden olgunlaştırılmış olması gerekir. Aile veya aşiret büyüklerinin, “döşeği ağırlaştıracağı” olay, aslında birilerinin pişmiş aşa su katması, işi çıkmaza sokması sonucu vuku bulur. Aksi halde aile büyükleri usul ve erkânı yerine getirirler. Onlar hiçbir zahmete katlanmadan temsil görevini icra ederler.
 
Bu minval üzere tamamlanan bir kız isteme işinin sonucunda sözü alıp “Allahın emri…” hitabı ile başlangıç yapan oğlan tarafının aile büyüğüne karşı kız tarafının büyüğü de: “Hoş geldiniz safa geldiniz Allahın emrine ne diyebiliriz?” sözleri ile mukabele eder.
 
Hem oğlan evini hem de oğlanı temsil etmek üzere oğlan tarafının en genci, kız tarafının en büyüğünden başlamak suretiyle baştan sona herkesin elini öper. Bundan sonra herkes karşılıklı olarak birbirini tebrik ederler.
 
Bu geliş bilinçli ve hazırlıklı olduğundan hemen kahveler içilir, tatlılar yenir. Sıra başlık kesmeye gelir. Yine büyüklerden biri sözü başlatır:
 
“De bakalım ağa, günahımızı da öğrenelim. Söyle de öyle rahatlayalım.”
 
Kız babası:
 
“Olur mu öyle şey ağalar, güçleri neye yetiyorsa, ne münasip görülüyor ise onu yapsınlar. Benim diyeceğim budur.”
 
Söze kız babasının yakınlarından (amca, dayı) biri de katılır ve der ki:
 
“Bakın efendiler, burada şan, şeref, itibar söz konusudur. Aksi halde hiç kimse vereceğiniz başlıkta değildir. Adı konsun, gerekirse sonra hepsi bağışlansın.”
 
Kız babası:
 
“Ben vekâleti sana verdim dayısı.”
 
Dayı sıralamaya başlar:
 
“Bir at, bir çift öküz, yirmi koyun, bir inek, şu kadar para, on batman yün, bir takım altın ayaklı…” Daha birçok öteberi sayıp döküldükten sonra oğlan babası:
 
“Başım gözüm üstüne, istek bu.” der başlık kesilmiş olur.
 
Sıra her iki tarafın büyüklerine gelir. Onlar da “Şunları şu şekilde ağır bulduk, şunların da bize bağışlanmasını istiyoruz” türünden sözler ederler. Bu arada kadınlar tarafı kendine has ne yapacaksa yaparlar. Söz kesildi ise onlar için iş bitmiştir. Zaten hazırlıklı geldiklerinden, “bekliği” bağlarlar. Beklik; nişandan önce oğlan ile kız adına verilen akdin (sözleşmenin) adıdır. Bunu bir yüksük, boyuna takılan altın, o arada gelen hanımlarca takılan değişik hediyeler sembolize edebilir. Kadınlar tarafında bu iş böylece tamamlandıktan sonra, nişanlanan kız yol yordam bilen bir gelinle birlikte erkekler tarafına el öpmeye çıkarılır. Kapıdan içeri girilir, isterlerse büyükler el öptürürler, isterlerse başucu ile temennâ edip gitmesini isterler.
 
Artık dağılma vakti gelmiştir. Kız babasının döşeğinin altına harçlık babından bir miktar para bırakılır. Bu bilinir; ama bu iş hiç kimse görmeden yapılır. Görenler de görmezden gelir. Böylece söz kesilmiş, beklik bağlanmış olur.
 
Nişan Takmak
 
Nişan takma merasimi ailelerin durumuna göre değişir. Bazı nişanlar vardır ki düğün kadar teferruatlı ve masraflı olur. Beklik, mevzii (aile arası, küçük) bir merasim iken, nişan umuma (herkese) ilân gibidir. Onun için tâ eskiden beri, mümkün mertebe aileler anlaşarak nişanla düğünü birlikte yaparlar. Bu arada söz kesiminden düğüne kadar geçecek zamanda damat adayının kız evine gidip gelmeleri hep resmîdir. Bu gidiş gelişler, bayramda seyranda damadın yanında bir arkadaşı ile hanenin erkekler tarafında bulunması suretiyle olur sadece. Bu arada bir yolunu bulup nişanlısını yakından görenler de olabilir… Aynı köyden, aynı akrabadan bile olsa, damat, gündüzün kız tarafının kapısından bir mecburiyet olmadığı takdirde geçmemeye gayret gösterir.
 
Bayrak Kaldırmak
 
Nişanlılık süresi biten delikanlıların düğünlerinin olabilmesi için taraflar bir araya gelirler ve gün keserler. Şu gün kayıda gidelim, şu gün okuntuları dağıtalım, şu gün de bayrak kaldıralım derler. İşte bayrak, bu gün kesmeye uygun olarak kaldırılır. Nedir bayrak kaldırmak? Düğünün başladığını belli etmek için yapılan bir harekettir. Daha öncesinde uzaktan yakına okuntu dağıtıldıktan sonra yapılan ilk iş bayrak kaldırmaktır. Komşuların ve yakınların katılımı ile bayrak uzunca bir direğe bağlanarak, oğlan evinin kapısının önüne dikilir.
 
Bayrağın Tepesindeki Tozak ve Elma
 
Düğün başladığında bayrağın tepesine bir elma ile bir de tozak takılır. Tozak mümkünse tavus kuşu teleği veya ona benzer renkli telekler birleştirilerek yapılır. Şayet bulunmaz ise, tavuk ve güvercin teleklerinden boyanarak hazırlanır. Bir demet yapılır. Bayrağın bezeğinden geçen ağaç dalının (değneğin) en sivri ucuna bağlanır. En uç kısmına da bir güzel kırmızı elma saplanır. Şiddetli kış mevsiminde şayet elma bulunmaz ise onun yerine bir kırmızı soğan takılır. Ama aslolan elmadır.
 
Bu elmaya, gelin kapıya yaklaşır iken, iyi atıcılar tarafından tabanca ile ateş edilir ve elma düşürülür. Bunu kim düşürür ise mükâfatını gelinden alır. Şayet silah ile düşürme olmaz ise taş atarak da düşürülebilir. Bu gelin inmeden ve bayrak indirilmeden gerçekleşir. Bazen kış çok şiddetli, düğün de haftalık düğünlerden olur ise elma soğukta haşlanıp burulduğu için kendiliğinden düşer. Buna da mevsimin düşürmesi derler.
 
Bayrak dikilmeden önce oğlan evinin büyükleri, imam ve davul zurna ekibini de yanlarına alarak, düğünden önce “yas alınacak” komşu varsa önce onlara giderler. Bu yas alınacak komşular, yakın geçmişte evinden cenaze çıkmış olanlardır. İmam bir dua okur. En yaşlılardan birisi de hane sahibinden düğün çalacaklarına dair bilgi verip izin ister. Usulen de davul zurna, yas almak için ağırdan bir “Cezayir Havası” vurur ve teşekkür edip ayrılırlar. Bu merasim, köyde ve komşuda kaç tane böyle yaslı aile varsa hepsine aynen uygulanır.
 
Düğün evine gelinir. Bayrak dikilmek üzere hazırlanmıştır. Bayrak dua ile dikilir. Dua ile birlikte bayrağın dibine bir de kan akıtılır. Bunun için de bir koç veya koyun hazır bulundurulur.
 
Kurban kesilip bayrak dikildikten sonra düğün resmen başlamış olur. Genellikle bayrak kaldırma işi perşembe günü başlar, pazar günü biter yahut pazar günü başlar perşembe günü biter. Bundan sonra davul ve zurna dinlenmelerin dışında sürekli seslendirilir. Uzaktan ve yakından gelen seğmen karşılanır. Davul ve zurna, gelen seğmen grubuna kahvelerini içinceye kadar “hoş geldiniz” havası çalarak eşlik eder. Grubun yaşlısı veya aralarındaki hatırlı birisi davulcunun bahşişini uzattıktan sonra davulcu iki tane daha gümbürdetip, temennâ ile ayrılır. Bu karşılama merasimi uzaktan ve yakından her kim gelirse gelsin hepsi için aynen uygulanır. Herkesin gözü yolda olur. Âdeta komşular nöbet tutarlar, işi sadece düğün evine bırakmazlar. Gelen misafirler düğün bitip kendi köylerine gidinceye kadar komşuların durumuna göre sessizce evlere taksim edilirler. Herkes misafirine önceden “Bizdesiniz.” Diye haber verir.
 
Gayıt Görmek ve Okuntu Gönderme
 
Gayıta birlikte gidilir. Taraflar konu komşu, hısım ve akrabalarına dağıtılmak üzere uygun olan hediyeler alırlar. Bu hediyeler, günümüzün davetiyesidir. Düğüne davet edilecek aileye “okuntu” su yani hediyesi verilerek “Düğünümüze buyurun” denilir. Okuntular, köy içerisinde dağıtılacak ise, genellikle fakir veya dul bir kadına dağıttırılır ki, her okuntu götürdüğü evden ona yenilecek içilecek bir şeyler verilsin. Okuntu köyden köye gönderiliyorsa, bunda da yine güzergâhın durumuna göre aynı vasıfta olan kadın veya erkek bu iş için görevlendirilir. Okuntuya önem verilir. Okuntu, rastgele bir yere bırakılamaz, muhatabına verilir. Selam tebliğ edilir, karşı selam teyit edilir ki kimse bu konuda kaçaklık yapmasın. Şaka yollu da olsa şöyle bir şey ifade edilir: “Falanca düğün ediyormuş, okuntu gönderirse bir yolunu bulup gitmeyelim. Göndermez ise küselim.” Bunun için okuntu, yerine sağlam bir şekilde ulaştırılmalıdır.
 
Okuntuya Karşılık Getirilen “Yol”lar (Hediyeler)
 
Okuntu köyde, mahallede ve komşu köylerde dağıtıldıktan sonra okuntuyu alan herkes, kendi durumuna ve düğün sahibine yakınlık derecesine göre düğün evine gitmek üzere hazırlık yapar. Akrabalar kendi aralarında ayrı ayrı hazırlanırlar. Her akraba kendine uygun olarak koyun, keçi, toklu, tosun gibi hediyeler ile gelir. Diğer komşular ise katılım sayısına göre ya kendi aralarında para toplayıp düğün sahibine verirler yahut da birkaç koyun alıp ortaklaşa hediye ederler. İmkânları uygun olmamasına rağmen ben de düğüne hediye ile katılacağım diyen birisinin, ufak tefek bir oğlak yakıştırıp düğüne katılması ise çok takdir edilen ve makbul olan bir durumdur.
 
Böylece, “Bahşiş atın dişine bakılmaz” diye ifade edilen atasözümüz geçerliliğini devam ettirir iken, “okuntu oğlağı” deyimi de aşiretin kültüründe yerini bulmuş olur. Bir şey tarif edilirken: “Aman canım okuntu oğlağı gibi bir şey” derler. Özellikle, insanların ele avuca sığmaz ufak tefek olanını da “okuntu oğlağı” diye çağırırlar.
 
Kız evinin gönderdiği okuntulara karşılık verilen hediyeler ise daha farklıdır. Yine, katılanlar yakınlık derecelerine göre hediyeler getirirler. Bunlar kilim, çuval, seccade, heybe, çanta, terki bağı, çorap, minder, yorgan, yastık, kazan, tencere, tava, güğüm, sağan tası, kâhren gibi malzemelerden oluşur. Bunların bir kısmı gelin kızın kullanacağı eşyalar arasına, bir kısmı da çehizine katılarak seğmene tekrar dağıtılan yollar arasına dâhil edilir.
 
Kınacı Gitmek
 
Kınacı, bayrak pazar sabahı kaldırılmış ise, çarşamba öğleden sonra yola çıkar, bayrak perşembe sabahı kaldırılmış ise cumartesi öğleden sonra yola çıkar.
 
Kınacı kafilesinde şunlar bulunur. Sözü, sohbeti dinlenen kâmil bir erkek. Kız evine intikal edildiği andan itibaren her türlü oyuna, şakaya dayanacak, yumuşa koşacak iki genç.(Akrabadan olması daha uygun olur.) Bir aşkanacı (aşçı) kadın ve birkaç ona yardımcı kadın. Bunların da umur görmüş olanları tercih edilir. Kınayı yakmaya gelen yengeler, genç kızlar, gelinler.
 
Kınacının yükünde bulunanlar ise şunlardır: Daha önceden hazırlanmış yeteri kadar yufka ekmek. Pilâvlık pirinç ve bulgur. Patates ile hoşaflık üzüm, kayısı. O gün için etleri yemekte kullanılacak ve kavurmalık olacak birkaç koyun ve keçi.
 
Bunların hepsi kınacı grubunun atı, arabası ve yükü ile birlikte kız evine yollanır. Kınacıyı yerine yerleştirmek için fazladan birkaç atlı da onlara refakat eder. Kınacının kız evine girmesi demek, bir sonraki günde gelinin çıkışına ait hazırlıkların yapılmaya başlaması demektir.
 
O gün akşam kına yakılacaktır ki, bundan sonra her şey, bir başka şeyi tamamlayacaktır.
 
Kınacı grubu, kız evine girmeden önce köyün delikanlıları tarafından talep edilen ve adına “girzop yolu” denilen bir yol verme ile karşı karşıya kalırlar. Yol verme, hediye vermek demektir. Bu yol, genellikle düğün yemeği için ayrılmış olan davarlardan verilir. Düğün sahibi delikanlı, yolu olan “girzop” için fazladan bir koyun veya koçu sayıya ilave eder ki, bu da delikanlıların hakkıdır. Delikanlılar hakları olan bu “yol”u gönüllü gönülsüz her şekilde alırlar. Yahut da “Aldık kabul ettik” deyip usulen alıp iade ederler.
 
Akşamdan yemeklik her şey hazırlanır. Kınacı yengeler kız evi ile birlikte kınayı yakarlar. Gelin bu saatten itibaren kız evinden ve oğlan evinden oluşan yengelere teslim edilir. Onlarla oturur, onlarla kalkar.
 
Gelinin kınası yakılır iken başında iş bilen gelinler, kızlar şu ve benzeri deyişleri söylerler. Hem söylerler hem de kızın anasını ağlatırlar:
 
“Çattılar ocak taşını
Verdiler düğün aşını.
Ağlatmayın bire gızlar,
Silin gözünün yaşını.
 
Şu güveren ekin mola
Ekin değel purçağamış.(purçak imiş)
Gız anadan ayrılması,
Yalan değil gerçeğemiş. (gerçek imiş)
 
Babayın goyunu beştir.
Beşi birbirine eştir.
Başın yastığa düşünce,
Elin oğlu sana eştir.
 
Gardaş ekmeğin arttı mı?
Babam ekinin bitti mi?
İşte koydum gidiyorum,
El kızı keyfin yetti mi?
 
Sofrada koydum kaşığı,
Atladım çıktım eşiği.
İşte goydun gidiyorsun,
Büyük evin yakışığı.
 
Büyük evde orta direk
Gümbür gümbür atar yürek.
Çıkıp cirit oynayacak,
Şimdi buna gardaş gerek.”
 
Kınacının peşinden ertesi sabah “gelinciler” gelir. Bunların diğer bir adı da “seğmen”dir. Seğmenler; atlı, arabalı ve yayalardan oluşur. Önlerinde bayrak taşıyanlar bulunur. Seğmenler köye veya kasabaya yaklaşırlarken kız evi de toplanarak, bir bayrakla ve “bayraktar” yönetiminde gelinciyi karşılarlar. Bayraklarla karşılıklı selâmlaştıktan sonra, kız evinin bayraktarı, oğlan evinin bayraktarına:
- Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz? diye sorar.
O da cevaben:
- Hazırlardan geldik Hızırlara gidiyoruz, der.
Tekrar sorar:
- Hazırlar kim, Hızırlar kim?
Cevap verir:
- Hazırlar sizsiniz, Hızırları da ancak Allah bilir.
- İyi, pekâlâ, sana bir soru daha soracağım.
- Buyurun.
- Cennetin kapısındaki kavağı kim kesti?
İşin ustası ise kolayca cevap verir:
- Sizin köyden birisi; ama adını söylemek bana yakışmaz, ben misafirim.
Konu anlaşılır, maksat hâsıl olur; kız evinin bayraktarı:
- Hoş geldiniz safalar getirdiniz; der.*
 
Bayrakları değiştirirler. Seğmen kız evinin kapısına dayanır. Karşılıklı ne tür marifetler varsa sergilenir. Halaylar çekilir, güreşler tutulur, ciritler oynanır. Kız tarafı şakaya dayalı olmak kaydı ile oğlan tarafına ne kadar eziyet varsa eder. Tekere sarar, bayırdan aşağı yuvarlar; muhakeme eder, asar; tıraşı gelmiş der, balta ile tıraş eder; başı açık kalmış der başına koyun kermesinden şapka giydirir… Yapar da yapar. Bu tür oyun ve düzenlemelerden sonra, sofralar kurulur, öbek öbek düğün yemeği yendikten sonra “gelin bindirme” “gelin çıkarma” merasimi başlar. Gelinin çeyizi yazılıp, yüklenip yola koyulunca, gelinin çıkması beklenir. Gelinin bulunduğu kapı, oğlan kardeşi veya bir yakını tarafından arkadan kilitlenir. Burada bir yol istenir. Bu yolun adı “kardeş yolu”dur. Bu yol mutlaka alınır. Bağışlanır, bağışlanmaz; bu, kapıya duran kişinin iz’anına bağlıdır. Genellikle kapı yolu at olur, silah olur; bazan şu at, şu silah diye de isimlendirilir. Para konusu hafiflik alâmeti olarak kabul edilir. Kapı açılır, gelin kardeşleri ve yakınları tarafından harçlıklanır. Gelin, kardeşinin kolunda kapıya çıkarılır. At, kapıya yanaştırılır. Gelin ata, sağ taraftan besmele ile sağ ayağını üzengiye bastırılarak bindirilir. Gelinin yola çıkışı ile birlikte atlılar atlarını ileri geri sektirmeye başlarlar. Kız evine karşı taşkın hareket yapmamaya dikkat ederler. Gelin alayı düzenli bir şekilde nârâ atarak, deyiş söyleyerek, salâvat getirerek, yollarına devam eder.
 
Yollarda gelin alayının önü gençler ve çocuklar tarafından defalarca kesilir, onlara da defalarca para, mendil, çorap gibi hediyeler verilir. Ayrıca gelini bekleyen başka bir sınav daha vardır ki, epeyce de risklidir. Gelin alayı yaylanın düzlüğünde devam edip giderken bir de bakarsınız ki bir çoban, sürünün içinden teker gibi kuyruklu karabaş koçu yedekleyip seğmenin önüne çıkar, “Ya koçu alın götürün ya da yolumu verin” der. Alıp götürmek için usul bellidir. Koç, gelinin atının yanına yanaştırılacak, gelin zahmıya yüklenip koçu sırtındaki tüylerinden yakalayıp sağ taraftan sol tarafa atacak. İşlem ayniyle gerçekleştirilir. Gelin başarılı olsa da, olmasa da çobanın hediyesi verilir, koçu da iade edilir. Bu geleneğe de “gelin alayının önüne koç sürme” denir.
 
Yüksük Kaçırma
 
Gelin alayı oğlan evine bir menzil kala atlılar yavaş yavaş gelinin yanına yaklaşırlar. Atlılardan biri “yüksük bende” diyerek atını hızla sürer. Bundan sonra da atına güvenen diğer atlılar onun peşine at sürerler. Atlılar birbirini geçer, ileri sürer, diğeri onu geçer. Bu hâl böylece devam eder gider. Damda, gelinin gelmesini yamçının altında sağdıcı ile birlikte bekleyen damada ulaşan ilk atlı, yüksüğü getiren atlı demektir. Bu uygulama atlıların olmadığı yerlerde yaya koşan delikanlılar tarafından yerine getirilir. Her ikisinde de usûl, damadın ilk gelene hediye vermesidir.
 
Gelinin Başına Çerez Saçma
 
Gelin alayı gelip gelinin atı kapıya yanaştığı zaman damat, bir yamçının altından, sağdıçla birlikte içinde bozuk paraların da olduğu şeker, şekerleme, kuru üzüm ve buğdaydan oluşan karışımı gelinin başına saçar. Serpilenleri çocuklar, kuşlar ve diğer canlılar toplar. Damat da sağdıç ile birlikte saklandığı odaya tekrar döner.
 
Sıra gelinin attan inme işine gelir. Yengelerden biri “Gelin attan inmiyor!” diye seslenir. Kayın peder yanaşır, bir şey vereceğini söyler. Bu; bir at olur, inek olur, bir bilezik olur; ama “andaç” denilen bu hediyenin o günü hatırlatan ve onunla çoğalan bir şey olması daha çok arzu edilir.
 
Gelin attan inerken kucağına oğlan çocuğu verilir. Eşikten içeri girerken ayağının dibinde su dolu testi kırılır ki, yağmur yaş bol olsun diye. Yine eşikten içeri sağ ayağını atarak girer. İçeri girdiği vakit eli una batırılır, “Vardığı yer bereketli olsun, yokluk görmesin.” diye. Yüklüğün önüne götürülür, duvağı yüzünden geriye atılır, biraz dinlendirilir, bir miktar şerbet ikram edilir. Hızını alamayan gelinciler bir posta daha defli dümbelekli orta direğin etrafını dönerek halay çekerler. Bundan sonra evde kalanlar hariç diğerleri başka bir merasimde buluşmak üzere dağılırlar.
 
Güvey Girmek
 
Güvey, sağdıç ile birlikte sağdıcın evine yerleşir. Akşama kadar delikanlılar yanlarına gelirler, giderler. Misafirlerini karşılayıp ikramlarda bulunurlar. Böylece akşamı beklerler. Yakını olan delikanlıların da katılımı ile akşam yemeği sağdıcın evinde yenir. Daha sonra yatsı namazı vakti beklenir. Namaz vakti geldiğinde damatla birlikte abdest alınır. Bir odaya bir namazlığa serilir, bir yastık konur. Damadın giymesi için çamaşırları, havlusu, gömleği, çorabı, mendili bir bohça içinde getirilir. Bir başka bohça da o anda dinî nikâhı kıymak üzere gelen kişiye (imam veya herhangi birine) verilmek üzere getirilen ve içinde havlu, çorap, mintanın olduğu bohçadır.
 
Güvey, dualar okunarak giydirilir. Her şey, hiç kullanılmamış seccadenin üzerinde gerçekleşir. Salâvat getirilir; bir fes, bir zıbın giydirilir. Bir de kuşak bağlanır. Zıbın olsun, fes olsun geleneği hatırlatmak için yapılır. Zıbın üç etekli bir kış giysisidir. Fes ise silindir şeklinde sipersiz çuha kumaştan yapılmış bir başlıktır. Daha sonra dua mahiyetinde dinî nikâh yapılır. Genellikle gelin nikâha gelmez; onun yerine vekâletini verdiği biri katılır. Bundan sonra delikanlılar yine salâvat getirerek damadı camiye götürürler. Yatsı namazını cemaatle kılarlar. Namaz sonrasında imam, bir nikâh yenileme duası yapar. Delikanlılar da güveyi alıp gelin odasının önüne kadar yine salâvat getirerek götürürler. Tam kapıya gelindiği sırada beline, yetişebilen damada bir yumruk vurur ve damat içeriye hızlıca dalar. Damat gelinin duvağını yüz görümlüğünü vererek açar. Yüz görümlüğü denilen şey de o dönem için büyüklük ve küçüklüğüne bakılmaksızın güveyin geline verdiği bir takıdır. Bundan sonra gelinle damat ikişer rekât namaz kılarlar. Allah’ın emri ile gerdek gerçekleşir, kızlıktan gelinliğe resmen geçilmiş olur. Gelinin hayatındaki duvak takma da son bulmuş olur. Bundan böyle onun için duvak işi biter.
 
Duvak Nedir?
 
Duvak denilen ve ince tülden yapılan yüz örtüsü sadece gelinler için kullanılmıştır. Duvağın takılması nasıl merasimle olursa, duvağın açılması da yine merasimle olur. Duvak kadına ömründe bir kere nasip olur. O da ilk kez gelin olduğu vakit, genç kızlıktan gelinliğe geçtiği dönem…
 
Duvak ince tülden ve al renkli olur. Gelin ata binmeden takılır ve gerdeğe girene kadar durur. Merasim süresince gelin yanındaki yengeler aracılığı ile konuşur anlaşır. Duvak her zaman kapalıdır. Duvağın gerçek anlamda açılması damadın ve gelinin bir araya geldikleri zaman; damadın güveyi girmeden önce yani gelinin yanına henüz geldiğinde yüz görümlüğü denilen hediyesini ikram etmesinden sonra olur. Duvak bu şekilde açılmış olur. Gelin de duvakla olan işini tamamlamış olur. Bundan sonra aynı kadın kaç kez evlenirse evlensin duvak takılmaz; bu, töreye göre büyük ayıptır, dedikoduya sebeptir. Onun için kural konmuş ve şöyle denmiştir: “Dul avrada duvak yok, balığa bıçak yok, katıra da kulun yok.” Yani balık bıçaksız; katır kulunsuz; dul avrat da duvaksızdır. Burada vurgulanmak istenen asıl maksat iffetin sembolü olan duvağa genç kız iken sahip olunacağıdır. Duvağa sahip olmak her genç kızın hakkıdır; ama aynı zamanda onu hak etme sabrını göstermek de onun görevidir.
 
Gelinlik Kızın Çeyizinde Bulunanlar
 
Gelinlik kızın çeyizinde şunlar bulunur: Örme çoraplar, dokuma namazlağalar (namazlıklar), içine ot basılarak doldurulan dokuma yastıklar (karçınlar). Karçın dediğimiz bu minderlerin, içine kuzu yünü basılanı da vardır. Daha sonra yaşlandıkça bu karçınlardan birisi ihtiyar kadının el altı malzeme deposu gibi olur. Kişi, kırılıp dökülmeyecek mal ve malzemeleri bu yastığının içine doldurur ve başucunda bulundurur. Onun için demişler ya: “Ne varsa karçında, o da başucunda.” Nereye gitse onunla gider.
 
Çeyizde bulunanlara devam edelim. Çeyizde, en azından birkaç çift çuval bulunur. Çuvalların çift olmasının sebebi, içini doldurup yüklüğe konduğu zaman tek başına yadırgı duruma düşmemesi içindir. “Çift”lik kimlik gibidir. Kaybı anında bile eşi ile bulunur. İpi, boyası, dokunma biçimi, motifleri aynîlik gösterir. Bu çuvallar iki türlü dokunur. Bunlar dokunuş şekillerine göre “çalma çuval” ve “düz çuval” diye adlandırılır. Bunların dokunuş şekillerine ileriki bölümlerde ayrıntısı ile yer verilecektir.
 
Biz çeyizin parçalarını saymaya devam edelim. Yine tabana serilen kilimler ki, “nakışlı” ve “düz (soy)” olmak kaydı ile bir veya birkaç tane olur. Nakışlı heybeler, düz heybeler, ucu püsküllü terki bağları, “hapan” denilen un çuvalları, işlemeli örtüler, yastık yüzleri, yorgan yüzleri. Ayrıca yorgan, döşek, minder ve takımlar halinde yastıklar bulunur. Tencere, tava, el leğeni, ibrik, teşt (büyük leğen), güğüm, bulgur kazanı, süt kazanı, kaymak dökmek için kullanılan “kâhren”(bir nevi orta boy leğen). Bunun dışında çarşıdan pazardan alınan yağlık, yazma, havlu vs. ile kız çocuğu için doğduğu günden gelin olup gidinceye kadar biriktirilen ufak tefekler de bir sandıkta saklanır.
 
Gelin Çeyizinin Sergiye Çıkması
 
Nişanlanıp gelin olan kızın çeyizi, gelin çıkmadan önce ortaya çıkarılır; “germece” asılır. Sedire, makata serilir. Birkaç kişi huzurunda özelliklerine uygun liste halinde yazılır. Bu yazma işlemlerini de köyün öğretmeni, imamı veya köyde senet yazmayı bilen birisi yapar. İki sûret hazırlanır, bir sureti oğlan babasına, bir sûreti de kız babasına tarafların imzası ile birlikte verilir. Yazma işleminin sonunda bu işlemi yapanlara birer çift çorap hediye edilir.
 
Gelinin çeyizindeki eşyanın bir kısmı tamamen “yolluk (hediye)” olarak dağıtılır. Kimlere nasıl dağıtılacağı da bellidir:
 
a) Gelinin bindirildiği ata en azından bir heybe atılır. Atın üstüne gelin rahat etsin diye işlemeli bir minder konur, atın başına da ibrişim allıklar sağlı sollu bağlanır. Bunların hepsi gelin indikten sonra atla birlikte gider.
 
b) Çoraplar (yün çorap diz boyu), havlular, terki bağları, heybeler, minderler, eldivenler, namazlağalar ve benzerleri seğmenlere dağıtılır. Bunların dağıtımı da okuntuya katılımın durumuna göre yapılır. Meselâ koç getirene heybe verilirken, tosunla katılana da namazlağa verilir. Namazlağa dedikse bu El ileğeni ve ibrik küçük bir seccâde değildir, en az bir kilim şakının yarısı büyüklüğünde olur. Gelin kız, söz kesilip nişanlandığı günden itibaren oğlan evi tarafından kendisine takılan takıları ve giysileri sadece özel günlerde, bayramlarda kullanır. Hiçbirisini eksiltmez, yakın akraba ve dostların hediyelerini de olduğu gibi saklar. Bunlar sanki listelenmiş gibi sandığında durur ve oğlan evine kendisi ile birlikte gelir. Bu hazır hediyeler bundan sonra gelin tarafından istendiği gibi değerlendirilir.
 
Gelinin Kesesi
 
Gelinin sandığında bir de kesesi olur. Fakir, zengin herkes bu kesede bir miktar para mutlaka bulundurur. Bu, herkesin gücüne göre değişir. Gelin, güvey girme gününün sabahında yatağı toplar, çarşafı katlar. Yatağı kaldırıp çarşafı almak üzere gelen orta yaşlı kadın için çarşafın arasına bir miktar para bırakır. İşte bu para daha önce bahsi geçen kesede hazır olan paradan verilir. Eğer gelin zengin ve görgülü bir aileden ise bu paranın miktarı da hatırı sayılır cinsten olur.
 
Gelinin sandığında bulunan çeyiz malzemelerinden biri de beyaz keten, kefiye ve “kırap”tır. Bunların hepsi de baş bağlama merasimi için hazır bulunması gereken malzemelerdir. Gelin olan bütün kızların kekil kesme ve baş bağlama merasimine ulaşmaları onların sevdaları(hayalleri) arasındadır. Baş bağlama merasimini hak etmek gelinliğin bir nev’i tapusudur. Bir geline baş bağlamak için yakın akraba ve komşular dâvet edilir. Gelin o evin ailesine ârı ve namusu ile dâhil olmuş, genç kızlıktan gelinliğe o hânede ayak basmıştır. Bu olay kız tarafı için şükür, oğlan tarafı için de şeref ve haysiyet konusudur. Kız için de en büyük mutluluktur.
 
Baş Bağlama Töreni
 
Gelin için koca evine geldiğinin ertesi günü, yani evlilik (gerdek) sabahı perşembeye (deri-derme, toplama- gününe) denk geliyor ise o gün; değilse, perşembeye veya pazara denk gelen bir günde baş bağlama töreni yapılır. Yakın akraba ve komşular davet edilir. Tatlı, sütlü, çerezli yiyecek ve içecekler hazırlanır. Yenilir, içilir, gelin başı bağlanır.
 
Baş bağlama her gelin için yapılır. Kekil(kâkül) kesilir, kızlıktan gelinliğe geçişin işareti verilir. Baş bağlanırken kullanılan malzemenin en başta geleni bir metrekare büyüklüğünde bembeyaz ince bir keten örtüdür. Ona ilaveten allı yeşilli bir kefiye, bir de ince kırmızı kırap olur. Bunlar, “tepelik” denen, takke biçiminde ve içerisinde karton gibi birtakım sert maddeler döşeli olan çuha kumaş kaplamalı silindir şeklindeki baş giysisine bağlanır. Keten örtü iki türlü olur; birincisi beyazdır ve bu yaşlılar için kullanılır; ikincisi de gençler için olandır ki, bu tamamen bayrak rengi al bir örtüden olur. Gelin başı bağlanırken bu ikincisi seçilir.
 
Kısaca baş şu şekilde bağlanır. Tepelik gelinin başına geçirilir. Üzeri kefiye ile sıkı sıkıya sarılır. Kefiyenin üzeri tepeden aşağı doğru keten ile kapatılır. Tepeliğin alın hizasına ve ketenin üzerine ise kırmızı kırap veya kefiye iki parmak enliliğinde katlanarak çepeçevre bağlanır. Uçları da arkaya sarkıtılır.
 
Kekil Kesme
 
Gelinin saçları tepeden tırnağa dümdüz tarandıktan sonra, yüzünü örten kısmı kaşların bir parmak üzerinden sağlı sollu kulak seviyesini aşmayacak şekilde kesilir. Buna kekil veya kâkül denir. Doğrusu kekildir. Kulak hizasından ikişer parmak eninde sağlı sollu, çene hizasına kadar uzanan kısmın alt tarafı da kesilir. Bunlar da zülüftür. Bu zülüfler bazen çene hizasında, bazen daha yukarıda olur; bazen de çene altında birleşip gerdana dökülecek şekilde uzatılır.
 
Başın Altınla Süslenmesi
 
Başın altınla süslenmesi, donatılması şu şekilde olur: Başa altın ayaklı takılır. Altın ayaklıda iki tip altın bulunur. Bunlardan birincisine “gazi” denir. Gazi altını ince ufak, çeyrek altından biraz daha küçük olur. Bunlar başlığın ön kısmına birbiri üzerine yüklenecek şekilde sıralanır, sâbit dururlar.
 
Diğerine “ayaklı” denir. Ayaklı altınlar daha büyüktür. Ancak eşit büyüklüktedeğillerdir. Ayaklı da başlığa bağlı bir şekilde zülüflerin üzerinden sağlı sollu, birkaç grup halinde aşağı doğru sarkıtılır. Bu gruplaşma yukardan aşağı büyükten küçüğe doğru olur.
 
Gelinlik Etmek
 
Gelin geldiği günden itibaren kayınpeder, kayınvalide ve kayınpederin erkek kardeşi, oğlanın dayısı yahut akrabadan yaşı başı uygun olanlara gelinlik eder.
 
Ne demek gelinlik etmek? İşaretle konuşmak demek. Kendisi bir şey anlatmaz, sadece sorulana cevap mahiyetinde evet veya hayır anlamına gelen ve başla yapılan işaretleri kullanır. Ağlayamaz, gülemez, kahkaha hiç atamaz. Ağlarsa gizli ağlar, gülerse gizli güler. Bu yasaklar bu şahısların olduğu yerde geçerlidir. Mutluluğunu ve kabulünü, tebessüm ederek belli eder. Gelinlik etme süresi akrabaların yaş durumuna ve yakınlık derecesine göre değişir; altı ay da sürebilir, bir yıl da. Bu süre dolduğunda kendisine gelinlik edilenler: “Artık, yolu ne ise verelim de gelin konuşsun.” derler. “Konuşsun da bir kuzulu koyun vereyim.” diyen olur. Bir buzalacı (buzağılayıcı) düve veren olur; bir tay, bir inek veren olduğu gibi, “Kusura bakma, gücümüz ancak buna yetti.” deyip bir entarilik kumaş, bir ayakkabı, bir eşarpla işi bağlayanlar da olur. Yine bu konuşmaya başlama izni de el öperek yerine getirilir. Gelin yine de bu şahıslara karşı yüce sesten(yüksek sesle) konuşamaz. Kayınvalide, hele kayınpeder için bu işin süresi yoktur. Bazı gelinler iki sene, üç sene, beş sene, hatta kayınpederin ömrü olduğu müddetçe bu konuşmamayı devam ettirir. Kayınpeder için emr-i hak vaki olmak üzere iken helalleştirmek üzere gelini getirip el öptürüp, helâllik sundukları -nadirattan da- olsa görülmüştür. Bu olay toplumda bir sosyal yaptırım olarak yerleşmiş, töreleşmiştir. Aslında töreye girip de devam eden her davranış bir sebebe dayalıdır.
 
Gelinin Kırkı Çıkması
 
Gelin koca evine geldikten sonra kırk gün avlu duvarının dışına çıkamaz. Fazla kalabalığa katılamaz. Emsali gelinler ve genç kızlarla oturur kalkar. Uzaktan gelen hısım akraba gelin görmeye gelirler ise, gelin onların elini öper. Yeni gelin inen eve gelenler hazırlıklı gelirler. El öpmeden sonra geline uygun hediyeler verirler.
 
Gelinin kırkı çıktığı gün hısım akraba ve komşuların kızları ve gelinleri giyinir, kuşanır, yeni gelini suya çıkarırlar. Topluca çeşmeye doğru yürürlerken içlerinden temsilci sayılacak iki üç gelinin helkelerine (aşırmalarına) çerez (kuru üzüm, leblebi, boyalı şeker -akide-, fıstık vs.) doldururlar. Onlar da rastladıklarına bu çerezden pança pança (avuç avuç) dağıtarak giderler. Çeşmeye varıldığında kırkı çıkan gelin küçük büyük demeden herkesin helkelerini doldurup verir. Bu işlem bittikten sonra topluca herkesin aşırması dolu olarak gelin evine gelinir. Getirilen su, kazanlara ve havtlara doldurulur. Yaz günü ise, ortalık serinlesin diye avlunun içi sulanır.
 
Yine böyle bir suya çıkma sırasında bir Türkmen beyinin gelini, yanında komşularla birlikte suya çıkmış. Oluğun alt tarafında da bir çerçi eşeklerini sularmış. Çerçi kalabalığa sorar:
- Bu kimin gelini?
 
Derler:
 
- İşte falan beyin gelini, kırkı çıktı da suya çıkma merasimi yapılıyor.
 
Çerçi der ki:
 
- Ha, anladım; şu kırk koyun, bir çift at, bir çift öküz, bir çift inek, bir o kadar da para verilip haftalarca düğün çalınan gelin değil mi? Bir sürü masraf; ben olsam bu parayla üç oğlanın üçünü de everir, artanı ile de bir sürü malzeme (matah) alırdım.
 
Çerçinin samranarak (Sayıklayarak) bu kendi kendine konuşmasını duyan bey gelini, çerçiden tarafa dönerek şöyle der:
 
- İyi de emmi, doğrusun, olur da. Lâkin benden doğan; ata biner, ok atar. Senden doğan da senin gibi köylerde sarımsak satar, der.
 
Bunu duyan çerçi durur mu, böğrüne taş yemiş it gibi fırlar gider.
 
Gelinin Baba Evini Ziyareti
 
Bir gelinin baba evinden çıktıktan sonra en az bir yıl geçmeden veya çocuk kucağına gelmeden tekrar baba evine dönmesi mümkün değildir. Allah korusun, olağanüstü bir durum olmadığı müddetçe bu böyle olur. Hele bu gelin bir de el aşırı gelmiş ise, bu daha da imkânsızlaşır. Bu kuralın bozulabilmesi için çok yakın birinin kaybı veya bir daha tekrarı mümkün olmayan bir merasim ve benzeri olayların vuku bulması gerekir. El aşırı giden gelin normal hallerde kucağına çocuğunu, terkisine hediye dolu heybesini, yanına da eşini alarak baba evini görmeye (ziyarete) gider. Bu gidişte gelinin heybesinde yemiş, yiyecek, yağlık, yapık, kutnu, kumaş, vb. hediyeler bulunur. Herkesin hediyesi de yakınlık derecesine göre hazırlanır.
 
Gelinin baba evine vardığının ertesi günü getirdiği hediyeler, akraba ve yakın komşulara ayrı ayrı dağıtılır. Aradan bir hafta geçtikten sonra akrabalar gelini yanındakilerle birlikte davet ederler. Bu davetler, gelinin döneceği güne kadar devam eder. Bu, baba evini görmeye gitme işi, yirmi gün de sürer, bir ay da sürer; kırk gün sürenler de olmuştur. Buradaki uygulama karşılıklı anlayışa bağlıdır. Ana kural şudur: Yıllar sonra gelen, aylar sonra döner. “Gelişine gidişim, tarana aşına bulgur aşım” kabilindendir.
 
Günü gelip dönüş başladığı zaman baba evi, gelinin ve çocuğunun üstünü başını tepeden tırnağa yeniden donatır. Akrabalar da dâhil olmak üzere ayrı ayrı hediyeler hazırlanır. Kız babası durumuna göre, damızlık mal olarak bir buzağılı inek veya kuzulu on koyun verir; kızı gelin çıkarken veremediği kilim, keçe vs.yi de ilave eder. Böylece ilk baba evi ziyareti de gerçekleşmiş olur. Bundan sonraki ziyaretler herhangi bir kurala bu denli bağlı değildir.
 
Hısımlıktan Akrabalığa Geçiş
 
Kız alıp kız vermek suretiyle hısım olursunuz. Hısım olmadan akraba olmak mümkün değildir. Akrabalık ancak kan bağı sonucu elde edilir. Evlilikten sonra doğanlar bu akrabalığı gerçekleştirirler. Onun içinde “Et uladık kan kattık.” derler. Karşılıklı kan katmak suretiyle akrabalık bağı kurulmaya başlar. Çocuğun şekillenmesinde süt ile sümük (sümük: Kemik. Aslı “sünük”tür. Günümüzde “sınıkçı” olarak kullanılan kelimenin kökü “sınık”da “sünük”ten gelmektedir.) âdeta yarışır. Bu yarışta sütün daha ağır bastığına inanırlar. Onun için de “Süt sümüğü geçmiş.” derler. Delikanlı seyredilir, bakılır, değerlendirilir. Sonunda da “er dayıya” derler. Ananın geninin baskınlığını, büyüklerimizin sadece tecrübe yolu ile tespit ettiğini görmek mümkün olmaktadır.
 
Kan bağının gerçekleşmesi suretiyle de ileriye doğru akrabalık gerçekleşmiş olmaktadır. Soyun bozulmaması için ananın öneminin büyük olduğuna inanırlar. Her şeyi ile anayı önemserler. Babayiğitliği tarif ederken, fizikî yapıyı doğrudan ifade ederler. Derler ki; “Halçalı avrat al ki, pençeli oğlan doğursun.” Pençeli ki, bileği güçlü, eli ayağı güçlü kuvvetli olan kimsedir. Pençe, bilekten itibaren elin yakalayan, kavrayan yeridir. “Pençesi aslan pençesi gibi” derken de bunu kastetmiş olurlar.
 
Loğusalıkta Al Basması
 
Doğum yapan kadının adı loğusa kadındır. Loğusa kadın üşütülmez, sıcak tutulur. Ona gıdalı yiyecekler yedirilir. Başından ışığı eksik edilmez. Odası sürekli aydınlık olur. Loğusa kadının yanına özellikle beşiğinin başına hayız gören kadınlar yaklaştırılmaz; çocuğu kucaklamasına müsaade edilmez. Loğusa kadına dokunarak zarar vermek için fırsat kollayan al karısı; karanlığı seçer, yalnızlığı sever ve bekler. Onun için loğusa bir kadının ışıksız bırakılması demek al karısına davetiye çıkarmak demektir. Al karısının loğusaya uğrayıp zarar vermesine al basması derler. Al basmasına uğrayan kadınların hali hiç de hoş olmaz; durgunlaşırlar, süzülürler, yemeden içmeden kesilirler, incelip ipliğe dönerler. Her şeyden korkar, çocuğa bakamaz, duygularını anlatamaz.
 
Bu inanç Avşar - Türkmen aşiretlerinde çok eskiye dayanan bir inançtır. Aslında ne al karısı, ne de mor karısı vardır. Bu, doğum sonucu hırpalanmış olan kadının direnme gücünün zayıflayıp korkuya dayalı olarak güç kullanamaz duruma düşmesi olayıdır. Bu şekilde isimlendirerek loğusayı korumaya almak son derece olumlu bir davranıştır diyebiliriz.
KİTAPLAR
ŞAİRLER