GELENEKLER

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM - KİŞİYE AİT GEREÇLER

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
KİŞİYE AİT GEREÇLER
 
   Genel olarak Türk töresinde bir yetişkin kimseye gerek olanlar, Avşar ve diğer Türkmen aşiretlerinde mutlaka imkân dâhilinde bulunması gerekli olanlardandır. Aşirette at, istenilen sınıfa dâhil olmanın alâmet-i farikasıdır. “At, avrat, pusat (silah)” ifadesi laf olsun diye söylenmemiştir. Bunun üçü de hayat kurtarır; can dostudur, olmazsa olmazlardandır. Kardeşten daha çok bunlarla birliktesiniz. Üstüne biner kurtulursun, sırrını emanet eder canını kurtarırsın. Namusunun bekçisidir. Eline alır davranırsın kardeş kadar güç verir.
 
   Her üçünün de en iyisi, en soylusu, “katıksız”ı ve “tutuksuz”u önemlidir. Birisi yolda koymayacak, diğeri arkana baktırmayacak; öbürü de inatçı keçi gibi tutukluk yapmayacak.
 
   Bunun için demişler ya büyüklerimiz “Kalk demeden kalkan avrat, buyurmadan tutan evlat, üzengi vurmadan yürüyen at.” diye. Bunların özelliği varsa güzelliği de vardır. Güzelliği varsa güzelleştireni de vardır. Güzelleştiren de onun donanımıdır. Düğüne derneğe, yola yordama giderken ihtiyaç kadar görüntü, görüntü kadar da ihtiyaç olan atın takımlarını sıralamak gerekecek diye düşünüyorum:
 
   Yular ile binemezsin; iyi bir başlıklı ve dizginli gem, direkte takılı durur. Bacaklar saldur suldur, bir golan (kolan), bir minderle ata binilmez. O zaman düzgün bir eyer, eyerin altında bir ter keçesi, sağlam zahmıya bağlı üzengiler, koltuktan ve kasıktan bağlanmış golanlar, uzun yola çıkacaksanız terkiye bağlayacağınız bir heybe her zaman gereklidir. Bunlardan “halı heybe” kalite işaretidir. Mevsimin özelliğine göre terkide “yamçı”sı olan atlının “kamçı”sı da olur. Çeşit çeşit kamçılar da vardır yamçılar da. Önemli olan bunların hepsinin at ile birlikte uyum içinde olmasıdır.
 
   Yola yordama, ele âleme giden kişinin bir şekilde silâhı da olur. Onu canı gibi, gözü gibi korur. Her yerde, yani gerekmedikçe çıkarmaz da göstermez de.
 
   Her şeyini emanet ettiği eşine gelince, onunla müşterek sırrın saklandığı bir şey vardır ki, o da sandıktır. Sandık genç kızlıktan gelinliğe geçişte elde edilir, ölünceye kadar da içindekilerle birlikte korunur.
 
   Sandık sır yoldaşıdır. Gelin olurken kadının aldığı en önemli hediye sandıktır. Bakımlı, korunaklı, kilitli, biraz da büyükçe bir “ceviz sandık” oldukça önemlidir. Göçebe döneminde “garçın”(karçın)a doldurulup taşınanlar, yerleşik düzene geçildikten sonra artık sandıkta yer almışlardır. Sandık sıralı yüklüğün en uygun yerinde görkemli bir şekilde köşesine oturur. Sandık bir kültür hazinesidir. Sandık bir emanet deposudur. Sandık eskimeyen eskilerin saklandığı yerdir. Sandık asra hitabeder. Sandık bazen kadersizdir, hiç açılmaz. Bazen de açılır, kapanmaz. Sandık sır yüküdür. Sandık efsunludur. Bazen bir ailenin, bazen bir aile büyüğünün, bazen de karı kocanın kendilerine özgü saklanması gereken masuniyet sembolüdür. Sahibi yaşadığı sürece izinsiz açılmaz, el vurulmaz. Sahibinin vefatında ise vasiyet edildiği şekilde açılır.
 
Kişiye Ait Gereçler
 
   Aşiretin nesi olacak? Hayat oldukça sade, eğer atı varsa pusatı da olacak. Ekip dikiyor ise kara sabandan kağnıya, kağnıdan anadut’a, anaduttan dirgene, dirgenden tırpana, tırpandan tırmığa, tırmıktan düvene, düvenden yabaya, yabadan gözere, gözerden kalbura, kalburdan eleğe, elekten dibeğe, dibekten teşte, teştten ekmek tahtasına, ekmek tahtasından oklavaya, oklavadan saca, sacdan evrağaca kadar pek çok şeyi de olacak olmalıdır.
 
   Bunları niçin sıralıyoruz? Bunlar bizim hayatımıza o kadar girmiştir ki, bunlarla söylenmiş atasözlerimiz, deyimlerimiz, manilerimiz, türkülerimiz, ağıtlarımız vardır. Bunlar, kaybolmasın diye çaba gösterdiğimiz dilimizin hazinelerindendir.
 
   Kağnı varsa, oku var; oku varsa, göpü var; hem oku için söylenmiş söz vardır, hem de göpü için. Faraza; “Öküzü aldatacağında (aldatmasında) ne var, okunu ağır eder göpüne binersin, göpünü ağır eder okuna binersin.” yani her iki hâlde de binersin. Elbette ki, benzetme aldatma üzerine kurulmuştur. Yine olmadan önce olmaya çalışanlar için söylenen “Öküz olmadan göpe ediyor” deyimi de bir okla bir göp arasındadır. Kağnının olduğu yerde boyunduruk da olacak; boyunduruk varsa, onu kağnıya bağlayan kayış da olacak. Kayış olur da kayış atmak olmaz mı? Zayıfa karşı güçlüye, huyluya karşı huysuza, haklıya karşı haksıza, bazen de güçlüye karşı zayıfa kayış atıldığını göreceksiniz. Boyunduruk olur da zelve olmaz mı, zelve olur da zelve kırmak olmaz mı? Bu olmazsa şu olur mu idi: “Ho ha var öküz eğlendirir, ho ha var zelve kırdırır.” İbret ve öğüt dolu bir söyleyiş.
 
   Elbette kağnının tekeri vardır, tekerin de izi vardır. Tekeri nereye sürerseniz oraya doğru gider; sürer gider, geçer gider, böler gider. “Tekerin böldüğü” deyimi aşağılayıcı bir deyimdir. Birini suçlarken karşısındakini de suçlamak ister iseler: “Adamların senden ne farkları var, ikisi de aynıdır. Aynı tekerin böldüğü!” derler. Tekeri bağlayan mazı, mazıyı çevirirken kayganlığı sağlayan da sabun, yumurta akı, vs’dir. Onların taşıyıcısı da “sabındırlık”tır. Sabındırlık, içi boşaltılmış camız boynuzundan yapılır. Ağzı tahta kapaklıdır, kağnının çatalına asılır. İçinde sabun, yoğurt ve yumurta eriyiği karışımı vardır. Bu karışım, düz tahta kaşıkla kağnının mazısına zaman zaman sürülür. Bunun üzerine de bir sürü sözler söylenmiştir. Kağnının en önemli unsuru iki teker ve tekerlerin üzerine geçirilen iki demir çemberdir. Tekerin ahşap kısmına avsıt denir. Avsıt mensup olduğu ağaç cinsine ve onu fırınlayarak hazırlayan ustanın şöhretine göre kıymet taşır. En iyi avsıt, katran ve çam ağacının pürüzsüz olanlarından yapılırken en iyi avsıt ustaları da Tufanbeyli civarında “Şanşa” denilen bir yerde bulunurdu. İyi kurutulmuş, iyi fırınlanmış bir tekerin denemesi ise iyi bir silahın tekere sıkılması ile anlaşılır. Bu olayda hem silah denenir, hem de teker. İyi bir silah, tekeri; iyi bir teker de silahı tespit etmiş olur; bunlar birbirinin mihenk taşı gibidirler.
 
   Birkaç yılda bir bazen de her yıl güneşin sıcağında tekerleklerin yüzeyi ve eklemleri katranla doldurulur. Bu işlem yapılırken de katranın eriyik halinin üzerine ufalanmış yumurta kabukları eşit bir şekilde dökülür. Bu işlemden beklenen sonuç ise dökülen katranın taşmasını kabukların yapışması marifeti ile önlemektir.
 
   “Çiftçi isen kağnın, köylü isen sağanın (süt veren ineğin, koyunun, keçin vs.) olmadan ele karışman mümkün değil.” derler. “Ağartısı olmayanın damağı kuru kalır.” derler. “Damağını ıslatacak boz bulanık bir ayrana da muhtaç olmamak için, iyi kötü bir iki sağmalın bulunsun” derler. Ağartısını elden beklemeyi oldukça zor ve haysiyet kırıcı kabul ederler.
 
TARIM ARAÇ VE GEREÇLERİ
 
Anadut:
 
   Anadut her evde bir veya birkaç tane bulunur. Anadut bir çift alt parmak ile onların üzerlerinde yapıştırılmış halde bulunan bir üst parmaktan ibarettir. Bu üç parmağın üçü de aynı cins ve aynı tazelikteki ağaçtan, bilhassa ağacın dal kısmından yapılır. Ağacın gençliğinden faydalanarak “anadut”u yapacak kişi ağacı ısıtarak onu istediği şekle çevirebilir. Aynı ağaçtan olma şartı aranmaksızın bir bilek kalınlığında, iki kulaç uzunluğunda alt ve üst parmağın arasına sıkıştırılarak eklenen kısma “anadut sapı” denir. Bağlantılar ince çivi ile çakıldıktan sonra yaş gön’le kaplanır, yine yaş gönden çekilmiş sırımlarla da iyice sarılır. Gön ve sırım ne kadar kurur ise parmaklarla anadutun sapı da birbirine o kadar iyi bağlanır. Anadut, ot toplamak, yığın yığmak, sap yüklemek için kullanılır. Anadut, desteyi üçlü parmakları arasına alır; deste istenirse düz konur, istenirse yükseğe çıkarılır. Anadut, genellikle genç meşe, iğde, karaçalı gibi ağaçlardan yapılır. Ne kadar narin ve dayanıklı olursa, insanı yorması da o kadar az olur.
 
Dirgen:
 
   Anadutun alt parmakları gibi olur. Daha eski zamanlarda dirgen ağaçtan yapılır idi. Ağacın genç olanı ısıtılarak istenilen şekle dönüştürülürdü. Parmaklar istenilen yöne eğilir, bükülür, şekillenirdi. Ağaç dirgenden sonra parmakları daha fazla olan demir dirgenler de yapıldı. Dirgenler; ot toplamak, deste yapmak, sap saçmak için kullanılır.
 
Tırpan:
 
   Halen kullanılır. Kullanılmadığı dönem olmamıştır. Tırpan, demirden yapılan bir ökçe, bir ağız, bir de kelepçeden oluşur. Ağız kısmı çelik kaplamadır. Ustası tarafından su verilen kısımdır. Su vermek, demirin sertliğini, yumuşaklığını ayarlamaktır. Tırpana iki kulaç uzunluğunda, bilek kalınlığında oldukça düzgün bir sap takılır. Tırpanın ökçesi yere konulup, sapı da kullanacak kişinin boyuna göre yukarı tutularak kalça kemiğinin üst kısmına
denk gelen kısmı işaretlenir ve oraya ellik takılır.
 
Ellik:
 
   Tırpanı kullanırken, onu taşımaya ve yönlendirmeye yarar. Ellik ağaçtan yapılır. Bir el tutacak kadar, bir karış uzunluğunda elin kavrayacağı ölçüde olur. Aynı zamanda ellik ya sapa çakılı olur yahut da sapın üzerine halka gibi sarılıp sıkıştırılarak bağlanır. Bu ikinci elliğin adı da kıvratma elliktir. Tırpanın şekli eğri kılıç gibidir. Çelik olan ağız kısmı çekiçlenerek inceltilir. Ekin, tırpanla ayakta, sağ el ile ellikten, sol el ile de göğüs hizasında okundan yani sapından tutulup sağdan sola yay çizer gibi çalınarak biçilir. Ot, yonca, ekin, harız; bunların hepsi de tırpanla biçilir.
 
Örs-Çekiç:
 
   Tırpanın ağzının keskinleştirilmesi için örs ile çekiç arasında dövülmesi gerekir. Örs ve çekiç her ikisi de demirdendir. Örsün başı ile çekicin ağzına çelik kaplanır. Örsün bir veya iki bacağı olur. Çekicin de çift ve tek ağızlı olanı vardır. Örs yere çakılır; üzerine tırpan ağız tarafından konur, örsün çelik olan tepesi bir yumurta yuvarlaklığında olduğundan çekicin ağzı ile de vurularak inceltilir. Buna tırpanı çekiçlemek denir. Tırpan küteldiğinde (köreldiğinde, ağzı kalınlaştığında), ağzının düzeltilmesi gerektiğinde örs ve çekiç arasında düzeltilir. Bir tırpancı için örs çekiçten ayrılamaz. Ayrıldığı zaman da bir şeye yaramaz. Bunlar birbirinin mütemmimidirler, bir torbaya beraber konurlar; bu, özellikle tırpan çekici için geçerlidir. Aksi halde bir sürü çekiç çeşidi vardır. Örs-çekiç torbasından söz etmişken o torbada bulunan masat, kösüre ve iyeği’yi de hatırlamak gerekir.
 
Masat:
 
   Masat iki parmak enliliğinde, bir karış uzunluğunda, iki santim kalınlığında, sert bir taştır. Bunun özelliği sürtündüğü zaman çabuk aşınmayan bir taş olmasıdır. Masat, tırpanla biçmeye başlandığı anda, ya bele sokulur ya varsa arka cebe konur; zira her el başında (1) tırpan bir kez masatlanır. Tırpanı masatlamak için tırpan, ağzı yere paralel gelecek şekilde sapının üzerine dikilir; sol elle ökçesinden tutulur, sağ elle de masat bir alttan bir üstten ileri ve geri şekilde sürtülür. Bu işe de masatlamak denir.
 
Kösüre:
 
   Kösüre de masat gibi tırpan vb. araçları keskinleştirmeye yarayan yumuşakça bir taştır, suyla ıslatılarak kullanılır. Su olmadan kullanmanızın pek bir önemi olmaz. Taş olarak ne pek yumuşak ne de pek sert bir yapısı vardır.
 
Orak (Kalıç):
 
   Yolma yolmak için kullanılan, en eski tarım araçlarımızdan biridir. Bir el tutacak kadar ağaç sapa takılı olan minyatür bir kör tırpandır. Tırpan kadar keskin değildir. Orak veya kalıçla yolma yolunmaktadır. Birkaç çeşit orak olur: en küçüğü arpa orağı, onun büyüğü yazlık buğday orağı, daha büyüğü de yığın orağı. Bu sonuncusu ile de ekin destelenip yığın yapılır. Orak, her zaman çiftçinin elinin altında bulunur; onunla biçer, toplar, karıştırır.
 
Tırmık:
 
   Ekin, tırpanla biçildikten ve desteler yığın haline getirildikten sonra, destelerin yeri boydan boya tırmıklanıp toplanarak yığınların orta boşluğuna doldurma işi tırmıkla yapılır. Tırmığın iki türlüsü vardır. Birincisi tarla tırmığı ki; iki metre uzunluğunda bir ağaca dörder parmak ara ile birer karış uzunluğunda ve parmak kalınlığında ağaç veya demirden dişler takılarak yapılanıdır. Bu tırmığa iki metre uzunluğunda bir de sap takılır. Ağaç veya demir diş takılan kısım her ikisinde de on santim eninde ve on santim kalınlığında hafif bir ağaçtan yapılır ise daha da iyi olur. Bununla tarla tırmıklandığı için buna tarla tırmığı denmiştir.
 
   Ayrıca bir de el tırmığı vardır ki, diş dizilen kısmı bir metre, sap kısmı da bir o kadardır. Bu tırmık elde taşınacak kadar hafif olur. Bunun diğer adı da yığın tırmığıdır. Bu tırmıkla arabaya, kağnıya sap yüklendikten sonra, arabaya yüklenen yığının yerinde kalanlar tırmıklanarak kağnının üstüne atılır. Bu el tırmıkları ile ayrıca harmanın etrafı toparlanır. Harmanda yumuşatılmak(2) için düvenin altına serilen sapa da döşek denir. Düven dönüp sap dağıldıkça bu döşeğin etrafı da yine el tırmığı ile toparlanır. Buların her biri çiftçinin elinin altında olan avadanlıklarıdır.
 
Kara Saban:
 
   Aşiretler, kara sabanı ilk kez toprağı işlemeye başladıkları zaman tanımışlardır. Kara saban onların hayatında toprağı karıştırmaya başladıkları günden beri vardır. Nerde ise kağnı ile yaşıttır. Kara sabanın ucundaki demiri hariç her tarafı baştanbaşa ağaçtandır. Kara saban; saban, tutak, ok, kılıç, bir de vizzik’ten oluşur. Saban kısmı meşe veya armut ağacından yapılır ise çok makbul olur; zira bu ağaçlardan yapılanlar dayanıklı olur ve kolay kolay yıpranmazlar. Ok, oldukça hafif kuru ağaçtan olur. Tutak da yine hafif bir ağaçtan yapılır; bir metre yüksekliğindedir ve sabanın sağa sola sallanmadan düz bir şekilde götürülmesini sağlar. Saban olan kısmın ucuna çift demiri denilen bir demir takılır. Bu demirin bir tarafı kovan gibi olup bu kısım sabanın ucuna takılır, diğer tarafı da oldukça sivri ve keskin olduğundan sabanın önünü açarak toprağı yırtıp ilerlemesine kolaylık sağlar. Kılıç ise sabanın toprağa derin yahut da soya (yufka) batmasını sağlar. Kılıç, yarım metre uzunluğunda, dört parmak eninde, bir parmak kalınlığında, kuru meşe ve benzeri sert ağaçlardan yapılır. Kara sabanın saban kısmının altından saplanır, üstünden çıkar; aynı istikamette oka saplanır. Oktan çıktığı noktaya bir delik delinir. Bu delik vizzik deliğidir. Vizzik, bir pim görevi yapar. Kılıcın aşağı inip yukarı çıkmasını sağlar. Vizzik, bu görevi ile sabanla okun arasındaki mesafeyi ayarlanan seviyede tutar ve rast gele derine, rast gele de yufkaya batmayı önlemiş olur.
 
Yolma Yolmak:
 
   Ekinler genellikle tırpanla biçilir iken arpalar, yazlık buğdaylar, bir de taşlı ve kesekli tarlalardaki buğdaylar kalıçla (orakla) yolunarak deste yapılır. Yolunan mahsulün özelliğine göre de orak kullanılır. Meselâ; arpa orağı daha ufak yapılı olurken buğday yolunan orak daha büyük olur. Desteyi kucaklamak için olan yığın orağı ise biraz daha büyüktür.
 
   Yolma işlemi her gün tek başına gidip gelerek yapıldığı gibi, ırgat dediğimiz birçok kişinin birleşmesi ile de yapılır; bu ikincisi diğerinden daha zevkli, daha iştahlı olur; iş hızlanır. Yolmacılar sadece kadınlardan oluşabildiği gibi kadın erkek karışık da olabilir. Arpa yolanlar genellikle çömelerek, buğday yolanlar ise sadece bellerini büküp eğilerek yolarlar. Bu ikinci şekil genellikle erkeklerin buğday yolarken kullandıkları şekildir. Bununla beraber öyle kadın yolucular olur ki, kalıcından (orağından) ateş çıkartırlar.(3) Bunların karşısında her erkek kalıç sallayıp tutam tutamaz. Kadın erkek karışık yoldukları zaman bu tip kadınlardan elci-başı seçilenler bile olur. Öyle el götürür ki, her erkeğin o eli götürmesi mümkün değildir. On adımdan girer, kırk adımdan çıkar; eli büyütür. Tarla sahibi bu uygulamaya bayılır. Elcibaşı işi başladığı yerden değil, bitirdiği yerden gösterir. Elcibaşı tarlanın kalbine oyuklandıkça oyuklanır.(4) El, on adımda başlar, kırk adımda biter. Kırk adımda başlar, doksanda biter. Biter de her el çıktıkça da tarlanın beli kırılır.(5) Deyişler başlar, türküler söylenir. Elcibaşı pohpohlanır. El biter, ağa ikramda bulunur. Soğukluklar dağıtılır. Cıgaralar tellendirilir. Elci-başının oyuklanışı övüldükçe övülür. İnsan öyle beceri ve ustalık kazanır ki, sağ eli ile kalıç dolusu buğdayı, bir çalmaya bir hamlede sol eline doğru çeker; sol el onu anında demet halinde yakalar. Yakalama ile birlikte sağ el, kalıcı bu sefer de buğdayın köküne çalar, kökünden söker; ikinci demeti ayrıştırmak için yapacağı hamleye hazır olan buğdayın yanına ulaştırır. Tutamlar; bir, iki, üç… hamlede bir kocaman deste olacak şekilde yolan kimsenin bağrına doğru yığılır. Yolucu, bu yığılan desteyi bir hamlede dizinin üstünde doğrularak ters çevirir; kök kısmına orağın ökçesi ile bir iki çarpar. Toz, toprak, çakıldak kalmasın diye bunu müteakip de deste geriye bırakılır. Hamle yeniden başlar. Bu hareket bir makine düzeni gibi çalışır. Çarpar, tutar, kaldırır, vurur, desteler, bırakır. Yeniden başlar.
 
   Elci başı ağa tarafından tavlandıkça tavlanır. Bazen de elciler bir değil birkaç kişi olur. Bunlar ya tarla sahibini çok severler yahut çok “eferimci” olurlar. Bazen de tarla sahibi hepsi tarafından sevilen bir gariban yahut bir asker ailesi olur. O zaman oraktan ateş çıkarcasına kalıç sallarlar.
 
   Öğle yemeği yenip gölgelenme ve duldalanma ihtiyaçları bittikten sonra yine “Hadin bakalım, belimiz fazla soğumadan şurayı aşağıya doğru bir sıyıralım.” derler. Elci başı, usta birine “İstersen sen şu göbekten bir karnını yar bakalım.” der. Tecrübeli birine göbekten el yardırılır. Merkezden dışa doğru tarla parçalanır. Gün gediğe dikilirken (güneş batmak üzere iken) bir de bakarsın tarla baştanbaşa kuzu gibi yatan destelerle dolmuştur. Yolma biter. Karınca gibi destelerin içine dalan ırgatlar yığını da yığarlar. Yığın bittikten sonra orağı getiren ağanın önüne atar. “Düşmanının ömrü bu kadar olsun.” derler. Her şey tamamdır. Bir sürü adam bir günde ortalığı dümdüz etmiş, yolma da bitmiştir. Bu arada olayı seyreden parası tatlı bir kadın da şöyle der: “Ne de güzel olurmuş. Çoğunan tuta da azınan yiyesin.”6 Bu bir gısmıklıktır.(7) Hâlbuki “hem çoğunan tutmak, hem de çoğunan yemek” daha doğrudur.
 
Çeten:
 
   Harman zamanı en çok kullanılan araçlardan birisi de çetendir. Kağnının üzerine kurulur. İki büyük tahta kağnının yanlarına, bir tane de önüne dikilir. Köplerden yukarı doğru dikilen kazıklarla bu çeten tahtalarının yanlara devrilmesi önlenir, kazıklar da ayrıca birbirine urganla gerdirilerek bağlanırlar. Arka kısım bir eski kilim veya çul ile kapatılır. Bu tür çetene tahta çeten ismi verilir. Buna saman doldurulur. Tepelenerek çetene doldurulan saman, samanlığın önüne varılıp boşaltılır.
 
   Bir de çul çeten vardır ki, aynı işi görür; yanları olsun, alt kısmı olsun tamamen eski kilimlerden yapılır. Dik durması için direkler çakılır. Kilimler de bu direklere sarılır. Tahtanın yerine kilim kullanıldığından bu çetenlere de çul çeten adı verilir.
 
   Bir diğer çeten tipi de örme çetendir. Örme çetenin önleri ve yanları zorkun söğüdünün ince dallarından sepet örer gibi örülerek yapılır. Dikmelerin ve dayamaların içi de sepet örer gibi örülür. Bunun da arka kısmına yine kilim bağlanır. Doldurulur, tepelenir; saman, kers ve benzeri şeyler, bunlarla çekilir. Buğday, arpa, çavdar, nohut ve mercimek gibi tahılların taneden ayrıldıktan sonraki saman gibi geriye kalan kısmı da bu çetenlerle taşınır. “Hacmi geniş, ağırlığı hafif olan her şey çetenle taşınır.” denebilir.
 
Bilenzik Vurmak ve Bilenzik Yapmak:
 
   Tarlada biçilip, yığın haline getirilen buğday, çavdar, arpa gibi tahıl yığınları sap arabası denilen özel kurgulu kağnılarla harmana çekilir. Geniş harman yerine getirilen eritilmemiş (yumuşatılmamış) saplar, düzenli bir şekilde halka biçiminde harmanın etrafına kayılır. Bu kayma (yığma) işlemine “bilenzik vurma” denir. Halkanın (bilenziğin) içinde bir kağnı girip çıkacak kadar bir boşluk bırakılır. Geriye kalan kısma ürünün cinsine göre ayrı olmak şartı ile onlarca araba yükü ürün içten ve dıştan kayılır. Bu yükleme işi oldukça düzenli olur. Yağmur yaş etki etmeyecek şekilde uygun kayılır. Yağmur yağsa bile yüzünden bir karışlık kısımdan fazlası ıslanmaz. O kısım da güneş açtığı zaman kendiliğinden kurur gider. Bu bilenziğin ortasında kalan geniş boşlukta ise harman sürülür; yani sap yumuşatılır. Sap, saman olur. Buğday başaktan boşalır. Savrulacak, ayrılacak duruma gelir. Bu işlem devam ederken bu serili sapın düven dönen kısmına döşek denir. Bu döşeğin saman olup da savrulmamış şekline malağma denir.
 
   Olur ya hava bulandı, yağmur yağma ihtimali belirdi. Hemen yabalar ve dirgenler çekilerek bu malağma kendi bulunduğu yerde bir bilenzik şeklinde (simit gibi) toplanır. Aşağısından ve yukarısından da yağan yağmur sularının akması için yol bırakılır. Malağmanın tabanı buğday taneleri ile serili olduğu için etrafı da iyice süpürülür. Böylece yağmura karşı malağma bilenziği de hazırlanmış olur.
 
Tığ Savurmak:
 
   Tarımın insan gücü ile yapıldığı dönemlerde halkın her şeyi güç kullanarak yaptığı bir gerçektir. Malağma dediğimiz yumuşatılmış kısım, samanı tanesinden ayrılacak olan kısımdır. Bu kısım harmanın orta noktasında toplanır. Etrafına aynı cinsten yeni saplar saçılır. Sürülür, yumuşatılır, tekrar onun üstüne yığılır. Yahut harmanın bir köşesine piramit şeklinde yığılır. Buna tığ denir. Bu buğdayla karışık olan saman yani malağma rüzgârın estiği taraftan başlayarak yabalarla karşılıklı savrulur.
 
   Yabayı tutmak, taneyi yele vermeden tığın üzerine doğru atmak ve bunu usanmadan defalarca tekrarlayarak samanı ön tarafa, buğdayı da mümkün olduğunca arka tarafa doğru biriktirmek bir marifettir. Bu işi bilmeden, yabayla malağmayı havaya doğru ne kadar atarsan at, her atışta hem samanı kaybedersin hem de taneyi. Öyle bir atış yapacaksın ki; saman gidecek, tane kalacak; sapla saman birbirinden ayrılacak. Bir tarafta kıpkırmızı çeş (8) yani buğday taneleri, bir tarafta da bulut gibi saman ayrılıp kalacak. Bundan sonra da samandan ayrılan buğdayı eleme işleri başlar. Bunun adına da çeş eleme derler. Çeş elemek için çıkan buğdayın azlık veya çokluğu hesap edilerek çeş bazen karşılıklı iki kişi, bazen de tek kişi tarafından elenebilir. Elemek için gözer veya çilingir kullanılır. Eğer arpa eleyecek iseniz gözer kullanırsınız, buğday eleyecek iseniz çilingir kullanırsınız. Gözerin eleme delikleri daha büyük olduğundan arpa ancak ondan geçebilir. Çilingirinki ise biraz daha dar olduğundan biraz da fazlaca ayıklayıcı olduğu düşünüldüğünden buğday çilingirle elenir. Bu işlem sadece harmanda yapılan eleme işidir; un, bulgur vs. oluncaya kadar daha defalarca elenir de yıkanır da.
 
Loda Vurmak:
 
   Aşiretlerin malcılık (hayvancılık) ile uğraştıkları dönemler, “Mal çok, ama yer yok.” dedikleri zamanlardır. Saman gerekli ama samanlık sınırlıdır. Bununla beraber yine de samanın uzun kış günlerinde, kış ortasında tükenmemesi için bir çare bulmuşlar, buna da samanı loda vurmak demişlerdir.
 
   Loda, artan samanı bir açık alana tepeleyerek koni biçiminde yığmak demektir. Öyle bir yığış ki, her seferinde çetenle gelen saman, tepelenen kısmın üzerine atılır; sonra da yeniden tepelenir. Saman her defasında aynı işleme tabi tutulur. Üst üste sıkışarak bir çadır şekline dönüşür. Bu yığıntının üzeri içinde taş olmayan yumuşak toprakla ve üzerinde çukurluk kalmayacak şekilde kapatılır. Tozmaması için de toprağın üzeri birazcık da rutubetlendirilir. Böylece üzerine su serpilen toprak, lodanın üzerine bir sıva gibi sıvanmış olur.
 
   Lodanın etrafına çepeçevre içeri yağmur, yaş geçmesin diye yağmur sularının akıp gideceği bir ark açılır. Lodanın eteği de biraz daha kalın toprakla örtülür ki, kışın toprak donup da tekrar çözüldüğünde aşağı doğru kaymasın.
 
   Lodadan saman almaya ihtiyaç duyulduğu zaman, güney cephesinden bir çadır kapısı kadar yer açılır. Yaz gelip don çözülene kadar lodanın içindeki saman bu şekilde kullanılır. Yaza kadar içi tam olarak boşaltılsa bile don çözülmediği müddetçe loda da çökmeyecektir. Bu da şunu gösteriyor ki, zaruretler ortak akılla çare bulmayı da beraberinde getiriyor. Tabiatla haşir neşir olan toplum, tabiatın zaaflarından faydalanmayı da biliyor. Bazen ayaz insanı dondurup öldürürken, bazen de siz ayazın dondurduğu maddeye hayvanların rızkını koruma görevi yüklüyorsunuz.
 
Yünlü Dokuma:
 
   Aşiretlerin hayatında yünün olmadığı bir dönem düşünmek mümkün değildir. Kilim, keçe, çul, çuval, çorap, dizlik, dolak vs.den başka bir de şalvar, ceket gibi giysilere de ihtiyaç vardı. Bu giysiler de yünden yapılıyordu. Bu tür giysilerin elbette ki, kilim tezgâhlarında dokunması mümkün değildi. Genellikle de şalvarlık kumaşlar, kendine özgü tezgâhlarda dokunmalı idi. Bu dokuma işini ise, kadınlardan farklı olarak erkekler yapıyordu. Bu sanat onların diğer becerilerinde olduğu gibi göç edip geldikleri yerden getirdikleri sanatları idi. Siyah koyun yünü çok büyük bir özenle temizlenip tarandıktan sonra, en ince iğlerde de eğrilirdi. Siyahın seçilmesinin sebebi ise siyah rengin gerek mevsime gerekse diğer renklere uyum zorluğu taşımamasıdır. Daha doğrusu olgun renk olarak seçilmiş olmasıdır. Hem çözgüsü, hem de geçkisi kendinden olmak suretiyle bu yünlüler günümüzün basit dokuma tezgâhlarının ilkelleri ile dokunur idi. Söz konusu tezgâhların bugünkülerden farkı mekanizmanın insan eli ile indirilip kaldırıp hareket ettirilmesidir. Siyahların yanı başında süt gibi beyaz yünden kumaşlar da dokunurdu. Bu dokuma işleri Anadolu’daki fabrikaların, her türlü seri üretime geçmelerine kadar sürmüştür. Son zamana kadar aşiretlerin bulunduğu her yerde bu dokumalara devam edilmiştir. Yakın tarihe kadar, bize en yakın bölgedeki tezgâhçılara Tafta (Özlüce’de) dokumacı Mahmut, Akkışla Ganişeyh’de Koca Osman, Bünyan Ekrek (Köprübaşı) de Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımız. Bunun dışında doğudan gelen Kafkas muhacirlerinin de aynı şekilde dokuma işi ile uğraştıkları bilinmektedir.
 
   “Niçin bu kumaşlar dokunuyor?” diye sorulacak olunur ise, iklime uygun olarak hem sıcak, hem de dayanıklı ve kullanışlı olmalarındandır. Bu kumaşlar dokunduktan sonra herkesin isteğine göre biçilip kesilerek şalvar ve ceket olarak dikilip giyilmekte idi.
 

(1) el başı: El başı gerek orak ve gerek tırpanla ekin biçilir iken bir boy (yaklaşık 40-50 metre) gidilen mesafe. El tek kişi ile işlendiğinde küçük, çok kişi ile işlendiğinde daha büyük olur. Aslında bu mesafe orakçının veya tırpancının yorulmasına ve tırpanının körelmesine bağlıdır.
(2) Yumuşatma: Harmanda ekinin düvenle dövülerek savrulacak hale getirilmesi.
(3) Kalıcından (orağından) ateş çıkarmak: Yolma yolan kadın veya erkeğin hızlı ve sert kalıç sallaması sonucu çok iş yaptığını ifade eden bir deyim.
(4) Tarlanın kalbine oyuklanmak: Elci başının ele başladığı noktadan tarlanın ortasına doğru derinleşerek dalıp gitmesidir.
(5) Tarlanın belini kırmak: Tarladaki ekinlerin büyük kısmının biçilerek işin kolaylaştırılması.
(6) Çoğunan tutup azınan yemek: Çok ile tutup az ile yemek. Çok kişi ile iş yapıp az kişi ile yemek.
(7) Gısmık: Kısmık, Cimri, pinti, eli sıkı.
(8) çeş: Harmanda savrularak samandan ayrılan buğday yığını. Çeç de denir.
KİTAPLAR
ŞAİRLER