GELENEKLER

KİŞİYE AİT GEREÇLER

KİŞİYE AİT GEREÇLER
 
   Genel olarak Türk töresinde bir yetişkin kimseye gerek olanlar, Avşar ve diğer Türkmen aşiretlerinde mutlaka imkân dâhilinde bulunması gerekli olanlardandır. Aşirette at, istenilen sınıfa dâhil olmanın alâmet-i farikasıdır. “At, avrat, pusat (silah)” ifadesi laf olsun diye söylenmemiştir. Bunun üçü de hayat kurtarır; can dostudur, olmazsa olmazlardandır. Kardeşten daha çok bunlarla birliktesiniz. Üstüne biner kurtulursun, sırrını emanet eder canını kurtarırsın. Namusunun bekçisidir. Eline alır davranırsın kardeş kadar güç verir.
 
   Her üçünün de en iyisi, en soylusu, “katıksız”ı ve “tutuksuz”u önemlidir. Birisi yolda koymayacak, diğeri arkana baktırmayacak; öbürü de inatçı keçi gibi tutukluk yapmayacak.
 
   Bunun için demişler ya büyüklerimiz “Kalk demeden kalkan avrat, buyurmadan tutan evlat, üzengi vurmadan yürüyen at.” diye. Bunların özelliği varsa güzelliği de vardır. Güzelliği varsa güzelleştireni de vardır. Güzelleştiren de onun donanımıdır. Düğüne derneğe, yola yordama giderken ihtiyaç kadar görüntü, görüntü kadar da ihtiyaç olan atın takımlarını sıralamak gerekecek diye düşünüyorum:
 
   Yular ile binemezsin; iyi bir başlıklı ve dizginli gem, direkte takılı durur. Bacaklar saldur suldur, bir golan (kolan), bir minderle ata binilmez. O zaman düzgün bir eyer, eyerin altında bir ter keçesi, sağlam zahmıya bağlı üzengiler, koltuktan ve kasıktan bağlanmış golanlar, uzun yola çıkacaksanız terkiye bağlayacağınız bir heybe her zaman gereklidir. Bunlardan “halı heybe” kalite işaretidir. Mevsimin özelliğine göre terkide “yamçı”sı olan atlının “kamçı”sı da olur. Çeşit çeşit kamçılar da vardır yamçılar da. Önemli olan bunların hepsinin at ile birlikte uyum içinde olmasıdır.
 
   Yola yordama, ele âleme giden kişinin bir şekilde silâhı da olur. Onu canı gibi, gözü gibi korur. Her yerde, yani gerekmedikçe çıkarmaz da göstermez de.
 
   Her şeyini emanet ettiği eşine gelince, onunla müşterek sırrın saklandığı bir şey vardır ki, o da sandıktır. Sandık genç kızlıktan gelinliğe geçişte elde edilir, ölünceye kadar da içindekilerle birlikte korunur.
 
   Sandık sır yoldaşıdır. Gelin olurken kadının aldığı en önemli hediye sandıktır. Bakımlı, korunaklı, kilitli, biraz da büyükçe bir “ceviz sandık” oldukça önemlidir. Göçebe döneminde “garçın”(karçın)a doldurulup taşınanlar, yerleşik düzene geçildikten sonra artık sandıkta yer almışlardır. Sandık sıralı yüklüğün en uygun yerinde görkemli bir şekilde köşesine oturur. Sandık bir kültür hazinesidir. Sandık bir emanet deposudur. Sandık eskimeyen eskilerin saklandığı yerdir. Sandık asra hitap eder. Sandık bazen kadersizdir, hiç açılmaz. Bazen de açılır, kapanmaz. Sandık sır yüküdür. Sandık efsunludur. Bazen bir ailenin, bazen bir aile büyüğünün, bazen de karı kocanın kendilerine özgü saklanması gereken masuniyet sembolüdür. Sahibi yaşadığı sürece izinsiz açılmaz, el vurulmaz. Sahibinin vefatında ise vasiyet edildiği şekilde açılır.
 
   Aşiretin nesi olacak? Hayat oldukça sade, eğer atı varsa pusatı da olacak. Ekip dikiyor ise kara sabandan kağnıya, kağnıdan anaduta, anaduttan dirgene, dirgenden tırpana, tırpandan tırmığa, tırmıktan düvene, düvenden yabaya, yabadan gözere, gözerden kalbura, kalburdan eleğe, elekten dibeğe, dibekten teşte, teştten ekmek tahtasına, ekmek tahtasından oklavaya, oklavadan saca, sacdan evrağaca kadar pek çok şeyi de olacak olmalıdır.
 
   Bunları niçin sıralıyoruz? Bunlar bizim hayatımıza o kadar girmiştir ki, bunlarla söylenmiş atasözlerimiz, deyimlerimiz, manilerimiz, türkülerimiz, ağıtlarımız vardır. Bunlar, kaybolmasın diye çaba gösterdiğimiz dilimizin hazinelerindendir.
 
   Kağnı varsa, oku var; oku varsa, göpü var; hem oku için söylenmiş söz vardır, hem de göpü için. Faraza; “Öküzü aldatacağında (aldatmasında) ne var, okunu ağır eder göpüne binersin, göpünü ağır eder okuna binersin.” yani her iki hâlde de binersin. Elbette ki, benzetme aldatma üzerine kurulmuştur. Yine olmadan önce olmaya çalışanlar için söylenen “Öküz olmadan göpe ediyor” deyimi de bir okla bir göp arasındadır. Kağnının olduğu yerde boyunduruk da olacak; boyunduruk varsa, onu kağnıya bağlayan kayış da olacak. Kayış olur da kayış atmak olmaz mı? Zayıfa karşı güçlüye, huyluya karşı huysuza, haklıya karşı haksıza, bazen de güçlüye karşı zayıfa kayış atıldığını göreceksiniz. Boyunduruk olur da zelve olmaz mı, zelve olur da zelve kırmak olmaz mı? Bu olmazsa şu olur mu idi: “Ho ha var öküz eğlendirir, ho ha var zelve kırdırır.” İbret ve öğüt dolu bir söyleyiş.
 
   Elbette kağnının tekeri vardır, tekerin de izi vardır. Tekeri nereye sürerseniz oraya doğru gider; sürer gider, geçer gider, böler gider. “Tekerin böldüğü” deyimi aşağılayıcı bir deyimdir. Birini suçlarken karşısındakini de suçlamak ister iseler: “Adamların senden ne farkları var, ikisi de aynıdır. Aynı tekerin böldüğü!” derler. Tekeri bağlayan mazı, mazıyı çevirirken kayganlığı sağlayan da sabun, yumurta akı, vs.dir. Onların taşıyıcısı da “sabındırlık”tır. Sabındırlık, içi boşaltılmış camız boynuzundan yapılır. Ağzı tahta kapaklıdır, kağnının çatalına asılır. İçinde sabun, yoğurt ve yumurta eriyiği karışımı vardır. Bu karışım, düz tahta kaşıkla kağnının mazısına zaman zaman sürülür. Bunun üzerine de bir sürü sözler söylenmiştir. Kağnının en önemli unsuru iki teker ve tekerlerin üzerine geçirilen iki demir çemberdir. Tekerin ahşap kısmına avsıt denir. Avsıt mensup olduğu ağaç cinsine ve onu fırınlayarak hazırlayan ustanın şöhretine göre kıymet taşır. En iyi avsıt, katran ve çam ağacının pürüzsüz olanlarından yapılırken en iyi avsıt ustaları da Tufanbeyli civarında “Şanşa” denilen bir yerde bulunurdu. İyi kurutulmuş, iyi fırınlanmış bir tekerin denemesi ise iyi bir silahın tekere sıkılması ile anlaşılır. Bu olayda hem silah denenir, hem de teker. İyi bir silah, tekeri; iyi bir teker de silahı tespit etmiş olur; bunlar birbirinin mihenk taşı gibidirler.
 
   Birkaç yılda bir bazen de her yıl güneşin sıcağında tekerleklerin yüzeyi ve eklemleri katranla doldurulur. Bu işlem yapılırken de katranın eriyik halinin üzerine ufalanmış yumurta kabukları eşit bir şekilde dökülür. Bu işlemden beklenen sonuç ise dökülen katranın taşmasını kabukların yapışması marifeti ile önlemektir.
 
   “Çiftçi isen kağnın, köylü isen sağanın (süt veren ineğin, koyunun, keçin vs.) olmadan ele karışman mümkün değil.” derler. “Ağartısı olmayanın damağı kuru kalır.” derler. “Damağını ıslatacak boz bulanık bir ayrana da muhtaç olmamak için, iyi kötü bir iki sağmalın bulunsun” derler. Ağartısını elden beklemeyi oldukça zor ve haysiyet kırıcı kabul ederler.
 
İsmail BOZKURT – Anadolu Türk Aşiretleri – Avşar ve Diğer Türkmen Aşiretlerinin Yaşayışı ve Kültürleri- Sayfa 49,50,51
KİTAPLAR
ŞAİRLER