GELENEKLER

14 - AVŞAR KARABEY

AVŞAR KARABEY

"Dağ adamı sevda bilmez derler
Biz ne buğday tenli, nokta benliler görmüşüz"
Kahtalı Mıçı
  

 Avşar Karabey (benim büyükbabam), Pınarbaşı Küçük Karamanlı Köyünden, Sarıkamış şehidi bir babanın ilk evladı. Hall’oğlu Kara Mehmet Ağa’nın ilk torunu olması sebebiyle pek işe güce gönderilmeyen, kendisi de doğrusu çalışmaktan pek hazzetmeyen bir Avşar Ağası idi.
  
   Bir gün babam rahmetliye Ceyhanlı biri gelip:

-Ulan Hazım! Senin baban kadar atın üstüne yakışan adam, ne Avşar'da, ne Çerkez'de, ne de Cerit'te vardı. Demiş.

   Babam bunu büyük bir haz duyarak naklederdi. Gerçekten de, ben Ağamın (Biz büyükbabam Karabey’e Ağa derdik. Köyde bizim aileden herkes Ağa derdi) aşağı yukarı 60'lı yaşlardaki halini hatırlarım, o haliyle bile 1.90'ın üzerinde boylu, geniş omuzlu, ince belli, Pınarbaşı'nın yetiştirdiği önemli simalardan sanatçı Meral Okay'ın babası Ata Katı Amcanın deyimiyle gerçek bir Türkmen asilzadesiydi. Köyde yaşamasına rağmen o zamanlar sadece Ağamın evinde kömürlü ütü vardı ve onun dışında ütülü pantolon bilen bile yoktu.

   Ağamla, ne kendi çocukları, ne de torunlarının çok fazla konuşması söz konusu değildi. Lakin nedenini hala bilmem ama benim bir ayrıcalığım vardı. Boş vakitlerde, beni yanına çağırır anlatır da anlatırdı. Kimi kez Avşar ile Cerit'in "Al Vur" devrindeki cenklerini, kimi kez Çerkez dostlarıyla yarenliklerini, bazen 1940'lı yılların başında uçakla Van'a gidişini, bazen de Avşarlar arasında söylenen ağıtları anlatırdı.

   Hava kışa dönünce laf vaktinde açılır derler, bir gün Ağam beni yanına çağırdı ve konuşmaya başladık, daha doğrusu o anlatmaya başladı. Bana daha önce hiç hayallerini, iç dünyasını açmamıştı lakin o gün hiç unutamadığım bir hayalini anlattı:

- Yavrum, gar yağmaya başladı, şimdi köyde olacaksın (bu konuşma Kayseri'de olmuştu) bundan 50-60 sene evvel olmalı, yaşın genç, başın dinç olmalı. Uzakça bir köyde yavuklun olmalı. Sonra gızınan arandaki haberleşmeyi köyden bir kadın "elbirlik" ederek sağlamalı...

- Neyse yavrum, gar fena tutmalı Papaoğlu'nun oradan geçerken kesin tipi çıkar. Arap kırması ata binmeli, eyerin yaldır yaldır yanmalı, kaltağı gümüşten... Ceylan gibi olmalı. Tipiden hem beni, hem atı korumak için Adana'da döktürdüğüm yıldızlı yamçıyı almalıyım. Ayağımda İngiliz kilodu pantolon, körüklü çizmeler, sekizgen gasket, yelekte köstekli saat olmalı. Üstüme sekoyu alıp, yola çıkmalıyım.

- Tam tahmin ettiğim gibi yol tipiliyor olmalı, köy uzak ama insan sevdiğini görecek olduktan sonra yolların ne gıymatı var ki... Bir kaç kere dipiden yolumu kaybetmeliyim. Kara tuma çıka varmalıyım köye.

   Ben Ağamın bu tarz sohbetine hiç alışık değilim, nasıl bir hayal kuruyor, sonunu nasıl kurguluyor tahmin dahi edemiyorum. Heyecandan nefesim kesiliyor. Devamını dinleme konusunda onu teşvik edici bir söz dahi söylemeye takatim yok. O sanki bunun farkındaymış gibi devam ediyor:

- Gara bata çıka elbirin evine varmalıyım. Garı beni "amaaa beğaaa gadanı alıyım hoşgelmişsin" demeli. Hemen yanan ocağın başına buyur etmeli, benim derdim başka, soğuk moğuk gözümde yok, lafı hemen oraya getireceğim. Garı gün görmüş geliş sebebi anlamalı. "Yavrum gadasını aldığım alasevseriye (boşuboşuna) gelmişsin, gız bir kaç gün önce dayılarının yetişmesi gereken kilimleri mi ne varımış ona yardım için felan köye gitti" demeli. Onca zorluğa rağmen gittiğim köyde sevdiğim gızı göremedim belki ama şöyle dışarıya çıkmalıyım gar biraz sakinlemiş olmalı, çeşmeye bakmalıyım, gezdiği yerlere bakmalıyım, değar yavrum değar. Onun o gezdiği yerleri görmek için bile o çileye değar.

   Sonrasında gerisin geri döndüğünü anlatmıştı. Ne zaman hava kışa dönse Ağamın bu hayali aklıma gelir.
Selam ve muhabbetle...

Necip Topuz.
KİTAPLAR
ŞAİRLER